İslam düşünce tarihinin en çetrefilli meselelerinden biri şudur: İnsan kendi eylemlerinin gerçek faili midir, yoksa her şey ezelde belirlenmiş midir? Bu sorunun cevabı yüzyıllar boyunca Ehl-i Sünnet, Mutezile ve Cebriye arasında birbirinden keskin biçimde ayrışmıştır.
Cebriye’nin Tutumu: İrade Yanılsaması
Hicri II. yüzyılda güçlenen Cebriye ekolü, insanın özgür iradesinin bulunmadığını savunuyordu. Bu görüşe göre insan, rüzgarda savrulan bir yaprak gibi Allah’ın yarattığı fiillerin pasif taşıyıcısıdır. Cehm ibn Safvan bu fikrin en sistematik savunucusuydu. Onun argümanına göre gerçek fail yalnızca Allah’tır; insana atfedilen eylemler metaforiktir. Pratik bir sorun burada beliriyor: Eğer insan gerçekten özgür değilse, ahlaki sorumluluk ve ahiret hesabı nasıl meşrulaşır?
Mutezile’nin Çözümü: Kul Fiillerinin Yaratıcısı
Bağdat ve Basra Mutezile okulları bu soruyu farklı yanıtladı. Vasıl ibn Ata ve ardından Ebu’l-Hüzeyl el-Allaf, insanın kendi fiillerini bizzat “yarattığını” savundu. Tanrı’nın adaleti bunu zorunlu kılıyordu: Kulunu cezalandıracaksan, o kulun gerçekten seçim yapabilmesi gerekir. Bu pozisyon teolojik açıdan tutarlıydı ama yeni bir problem doğuruyordu — sonsuz kudret sahibi Allah’ın yanında başka “yaratıcılar” kabul etmek, tenzih ilkesiyle çelişmiyor muydu?
Eş’arî’nin Kesb Teorisi
Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (ö. 935) her iki ucu da tatmin eden bir orta yol arayışına girdi. Geliştirdiği “kesb” (kazanım) kavramı şöyle özetlenebilir: Fiili yaratan Allah’tır; ancak kul o fiili kendi iradesiyle “kazanır” ve bu kazanım ahlaki sorumluluğun zeminini oluşturur. Metafizik açıdan ne kadar tatmin edici olduğu hâlâ tartışmalıdır. Eleştirmenler, kesb’in özgürlükten ziyade “sorumluluğu meşrulaştırma aygıtı” işlevi gördüğünü ileri sürmüştür.
Maturidî’nin Yaklaşımı: İrade Farkı
Semerkantlı Ebu Mansur el-Maturidî (ö. 944), Eş’arî ile aynı dönemde yaşamasına rağmen bağımsız bir çizgi izledi. Maturidî’ye göre kulun iradesini “cüz’î irade” olarak ayrıca tanımlamak gerekir; bu irade Allah’ın yarattığı bir şeydir ama gerçek ve işlevsel bir seçim kapasitesidir. Eş’arî’den farkı küçük görünse de sonuçları büyüktür: Maturidî çizgisi, insana daha belirgin bir özne konumu tanır. Türk-Hanefi geleneğinin baskın kelam okulu olması bu yüzden rastlantı değildir.
Modern Kelam’da Meseleye Bakış
XX. yüzyılda Fazlur Rahman ve Mustafa Abdürrâzık gibi isimler konuyu çağdaş felsefenin “özgür irade ve determinizm” tartışmalarıyla yeniden ele aldı. Kuantum mekaniğinin deterministik olmayan evren modelini kelama entegre etmeye çalışan çalışmalar bile var — bu tür girişimler tartışmalı olmakla birlikte, meselenin canlılığını koruduğunu gösteriyor. Ankara İlahiyat Dergisi’nin 2019 tarihli özel sayısı bu güncellemelerin iyi bir derleme noktasıdır.
Tartışmayı Besleyen Temel Soru
Kelam tarihinde bu meseleyi çözümsüz bırakan şey, aslında çözümsüz olmasından değil, her çözümün başka bir teolojik bedel talep etmesinden kaynaklanır. Tam özgürlük kabul edersen Allah’ın mutlak gücünü sınırlamış olursun. Tam cebre gidersen ahlak ve hesap anlamsızlaşır. Kesb gibi bir orta yol benimsersen bu kez “gerçekten özgür müyüm?” sorusu kapıda bekler. Bir İlahiyat öğrencisi bu tartışmayı takip ederken hangi ekole sempatiyle yaklaştığına değil, hangi soruyu daha önemli bulduğuna bakmalıdır — cevabı oradan çıkar.
Kelam literatüründe başlamak için Taftazani’nin Şerhu’l-Makasıd‘ı ile Cüveynî’nin İrşad‘ı temel iki referans olmaya devam ediyor. İkisi birlikte okunduğunda tartışmanın haritası oldukça netleşiyor.